21 Eylül 2010 Salı

Dindarlığın Siyasallaşmasından Siyasalın Dinselleşmesine

İslam’da emir ve yasaklar, erkek-kadın ayrımı yapmaksızın, insanın yaratılış onuruna uygun düşünmesi ve eylemesini, onun ruh yüceliğini ve gönül derinliğini başat amaç olarak belirler. Ahlaki değerler ve erdemler, yalnız insana özeldirler. İnsan kendi öz doğasını ve yüceliğini bu erdemler aracılığıyla keşfeder. İslam ise, bu keşfinde insana kılavuz olur. Bu bakımdan İslam, en temel ve genel anlamıyla, bir ahlak uygarlığı projesi sunar.
Bu ahlak uygarlığı, birkaç ibadet dışında, şekle, hacme, sayıya ve ölçmeye gelmez. Ahlaki değerlerin, dolayısıyla sade ve içten dindarlığın hacmi ve şekli yoktur. Değerler değişmez ancak bu değerlere zaman ve mekân koşullarında denk düşen olgular ve pratikler değişebilir. Ne var ki halk kesimi, din ve Tanrı ile olan ilişkilerini sembol, simge ve olgularla, yani pratiklerle kurduğu için, işin ruhuyla ilgilenmez. Bu nedenle, olgu değer çatışması, halk gözünde her zaman olgu lehine sonuçlanır.[1]
Başörtüsü ve örtünme, olgusal bir durumdur. İffet ve namus, değere ve erdeme ilişkindir. Ancak ne var ki, ilki ile ikincisi, her zaman birbirini gerektirmez. Başörtüsünü bu anlamda değer ve erdemin kendisi olarak kabul etmek, olgunun değere; hukukun ahlaka kaynaklık ettiğini kabulle aynı kapıya çıkmaktadır. En basiti, başı açık olan, nasıl ki, bu olgusallıktan olayı her zaman erdemsiz değilse, başı kapalı olan da, yine bu durumda her zaman erdemli olmayabilir. Sorun, kimin erdemli olup olmadığı değil, erdemin ve değerin, şu ya da bu yüzyılda, şu ya da bu yerde nasıl olgusallaştığı ve tecelli ettiği sorunudur. Ahlakilik ve dindarlık, teoride birbirleriyle örtüşmesi gereken düşünce ve eylemin birlikteliğini dayatır. Bunlar, olgusallığa, oradan sembol ve simgeselliğe hapsedildiğinde, dindarlığın ya da ahlaksallığın siyasallaşması kaçınılmaz olur. Üstelik olgusallık arttıkça, ahlaki derinlik yüzeyselleşir; anlam derinliğini yitirir.
Dindarlığın siyasallaşması, ahlaka hukukun; değere de olgunun yön vermesi sonucu meydana gelmiştir. Artık dindarlık, cezayı ya da mükâfatı ölçebilen hukukla, toplumun takdiri ya da tekdirinin sınanmasıyla da siyasetle ölçülüp biçilmeye maruz bırakılmıştır. Bunun tabii ki en açık örneği, başörtüsü söylemidir.
Başörtüsü söylemi, dindarlığın nasıl siyasal alanın, olgudan-yapılma bir siyasal değere dönüştüğünü şu yargılarla somutlar:
“Başörtüsü yasağı, en temel insan hakkının gaspıdır.”
“Başörtüsü yasağı, dine saldırının en açık göstergesidir.”
“Başörtüsü mücadelesi, gelecek nesillere ibret olacaktır.”
“Başörtüsü yasağı, yasakçıların tahrif etmeye çalıştıkları dini, kültürel ve ahlaki duruşu tahriftir.”
“Başörtüsü yasağı, dönüştürme projesinin bir parçasıdır.”
“Başörtüsü yasağı, İslam inancını yok etme ve Müslüman kadını dönüştürme ve umutsuzluğa itmektir.”
“Çünkü başörtüsü, insanlık için vazgeçilmez olan değerlerin bir ifadesi, toplumu ayakta ve bir arada tutan inancın bir tezahürüdür.” [2]
Başörtüsüyle simgelenen ve siyasallaşan modern dindarlık tarzının bu aşamaya kadar gelmesinde, Türk ulusunun kültürel değerleri ve ulusal çıkarlarına uygun ve sağlıklı bir din eğitimi projesi ortaya koymak yerine, sorunu, yasaklarla savmak aceleciliğinin de katkısı bulunmaktadır.
Özellikle başörtülü kadın sivil toplum örgütleri, kadının, evde ve kendi özel hayatında örtünmesi gerekmediğini; başörtüsünün kamusal bir unsur olduğunu bugün sıklıkla dile getirmektedir. Ahlakilik ve dindarlık değerinin kendi iç dinamizmindeki gelişime ayak uyduracak ilkeler değil, modern yaşam kurallarının ve pratik kaygıların dayattığı zoraki değişimler, başörtüsünü evde ve ibadette koşul olmaktan çıkarmış, artık kamusal bir fenomen olmuştur. Başörtüsü, başörtülüler tarafından, ‘Müslüman kadınların toplum içine çıkmaları koşulu’nu ifade etmektedir. Başörtüsünün erkek söyleminden daha geniş bir kadın yaşam alanı yaratılmıştır.[3]
İşte tam da bu noktada, siyasalın dinselliği kendini göstermektedir. Başörtüsünü, ‘cinsel cazibe ve kadın fitnesini önleme, örtme’ illetine bağlayan başörtüsü söylemi, artık, illetini, ‘iktidarı elde etme ve kendine özgü kamusallık alanı yaratma mücadelesi’ olarak değiştirmiştir ve bu söylemin, İslam ve ahlaktan çok, siyasetle göbek bağı oluşmuştur. Başörtüsü söylemi, ‘Müslüman kadının özgürleşmesi’[4], ahlaksal ve dinsel bir erdemliliğin özgürleşmesi değil, siyasal ve kamusal alanı, kendi benzerlerinin girebileceği bir iktidar alanı olarak elde etme ya da yaratma özgürlüğüdür.
Özgürlük istenci, başörtüsüyle simgelenen ve gittikçe her kesime karşı içine kapanarak, kendi dinsel kamusallığını yaratmayı hedefleyen bir amaç taşır. Özelde Türk kadını, genelde Müslüman kadın, XIII. Yüzyıldan itibaren, sürekli olarak aleyhine geciktirilmiş ve elinden alınmış İslami ve insani hakkını, başörtüsü simgesiyle aradığına inanmaktadır. Başörtüsünü, Müslüman kadının Rabbine bağlılığı ve dişiliğinin gizlenmesi söylemi altında öne süren çevrelere de[5] artık baş kaldıran bir kadın ruhu ortaya çıkmıştır. Bu özgürlük, ya hür kadın olarak cariyelerden ayrılmayı, ya da modern bir özgürlüğü ifade etmektedir.
Klasik literatürde, daha az kadın olarak tanımlanan cariyelerle, daha az insan olarak tanımlanan kadınlardan olmadıklarını kanıtlamanın tek yolu olarak başörtüsü söylemine sığınan kadınlar, yine bu söylemin 700 yıldır çizdiği kadın profiline karşı çıkmaktadırlar. Neredeyse tümüyle ‘avret ve cinsel istismarın tek sorumlusu’ olarak işaret edilmek, onları hem yapay klasik geleneğe, hem de modernizmin dışarıdan zorladığı değişim koşullarına karşı isyankâr hale getirmiştir. Tek gözüne kadar örtünmek, tek başına evdeyken bile başını, saçını örtmek yükümlülüğünden tutun, tahsillerini ancak lise son sınıfa kadar yapma ruhsatı verilmesine[6] kadar, kadına, hem sosyal alanda, hem de bireysel yaşamında, ‘kendileri için en iyi yerin, yerin altı olduğu’[7] telkin edile edile, İslam’ı, yüzyıllardır aleyhlerine işleten zihniyete, siyasal dinsellikle yanıt vermişlerdir. Bir taraftan, ‘kadın-erkek ilim her Müslüman’a farzdır[8], denmiş, diğer yandan, kadının İslam’a göre hangi ilimleri tahsile mezun olduğu listelenmiş[9], başka bir yandan da, kadının dışarı çıkması için ya zorunluluk ya da koca izni şart koşulmuştur.[10]
Bununla birlikte, onların istediği özgürlük, kendilerini “cinsel meta olarak gören yapay dinsel belirlenim’lerden sıyrılmaktır. Ancak, aleyhlerinde kurgulanan yapay geleneği eleştirmenin, İslam’a itiraz etmek olduğu şeklindeki yerleşik kanaatleri, itirazlarının modernizmin başında patlamasına neden olmuştur. Başörtüsü ve örtünme, kadını belirlemiş, ama tersi olmamıştır.
Başörtüsü söylemi, özellikle 1980’lerden sonra, ‘dinsel gerekçeden kalkılarak ‘namus ve iffetin muhafazası’ amacına hizmetten vazgeçmiş; kendisine, siyasal iktidar alanı açabilecek kamusal dinselliği kimlik olarak tercih etmiş görünmektedir. Bu bizim saptamamız değil, başörtüsü söyleminin pratikteki taşıyıcılarının kendi itiraf ve ifadeleridir. Bu siyasallık, her zaman olduğu gibi, ilhamını ‘kökü dışarıda dindarlık’ modelinden almıştır:
“80’li yıllar, başörtülü öğrencilerin okuma haklarını dillendirmek üzere medya ve meydanlarda göründükleri yıllardır. Dindar kadınlar dergi ve gazetelerde kılık-kıyafetlerini ve güzellik anlayışlarını, moda ve kozmetik sanayilerinin kararlarına göre belirleyen hemcinslerini, dinlerine hizmet etme yerine çeyiz ve benzeri meşgalelere zaman ayıran ev kadınlarının bakış açısını, kadınlardan cinsel çekiciliklerini kullanmalarını bekleyen iş ortamlarını, tüketime dayalı hayat tarzını, tüketici çekirdek aile modelini, kadını ikinci sınıf sayan ya da kadının erkek için yaratıldığını savunan dinsel iddialı yorumları eleştirdiler. İran devrimi bu yazılara siyasal ve entelektüel bir açılım kazandırdı. Özellikle Ali Şeriati’nin ‘Fatıma, Fatıma’dır’ isimli esrinden yapılan tercümelerde, Müslüman kadının özde gelenekler tarafından tanımlanan ve biçimlenen kadın olmadığı, tarihteki görünüşünden Kur’an ayetlerine ve hadislerdeki görünüşüne göre hem yanıltıcı hem de yetersiz kaldığı şeklindeki değerlendirmeler Müslüman kadına ilişkin tartışmalar içine yerleşti.”[11]
Başörtüsü söyleminin bugün neyi simgelediğini, nereden nereye geldiğini ve nereye varmak istediğini anlatan belki de en açık-seçik ifadelerle karşı karşıyayız. Bu yazıda, başörtülü kadın, başka bir kadın; tasarladığı din de başka bir dinmiş gibi bir profille tasvir ediliyor. Başörtüsü buna göre ne aileyi, ne Türk kadının örtünme tarzını ne de sade bir dindarlığı simgelemek için değildir. İran devriminin ilham ve tarif ettiği ‘kara çarşaflı bir kadın’ bu yazıda imalı olarak model gösterilmektedir. Çünkü kozmetikçi kadınlar ile ailesine çeyiz hazırlayan kadınlar, bu denklemin dışındadır. Birinci kısımdaki kadınların eleştirilmesini anlayabiliriz. Ancak aile kuran, Türk toplumunu ayakta tutan kadının yabancı görülmesi, işte, başörtüsü söylemindeki içerik ve biçimin yarattığı ‘kökü dışarıda dindarlık’ tarzının doğal sonucudur. Türk ulusu Milli Mücadeleyi, kadını ve erkeğiyle vermiştir. Türk kadını, hem cephede hem de okulda var olmuştur. Ne var ki, Türk kadının eşarp, yazma ve atkı, ya da çar türü örtüleri, 1980 öncesi tarihlere rastladığı için, örtü veya başörtüsü olarak meşruluk kazanma şansını elde edememiştir ve ‘tarih dışı’ kalmıştır.
Peki, acaba, gerçekten ‘İslami bir kıyafet’ var mıdır? Bu konuda, kesin bilgi ve düşünceye sahip olduklarını sananlar bile, bir yerde var, bir yerde yok, gibi, iler-tutar olmaktan uzak bir kafa karışıklığı ve çelişkili söylem sarmalından kurtulmuş değildirler. Daha önce bu fikirde olanlardan yaptığımız alıntılarda, kadının örtünmesi, örtme şekli bile örf ve âdete bırakılmamaktadır. Gerekçesi ise, örtünmenin, ‘zarurat-ı diniyye’den; dinin vazgeçilmez hüküm ve talimatından biri olmasıdır.[12] Buna göre, bir Türk kadını, başına yazma, eşarp ve benzeri örtüler alsa, Türk örfüne göre örtündüğü için, bu caiz olamayacaktır. Peki, hangi örfe göre olmalıdır? Cilbab, ferace, çarşaf, peçe ve nihayet 1980’lerden sonra moda evlerinin onayıyla da yerleşmiş bulunan pardösü ve başörtüsü tarzı. Her kavramda, Arap veya İran Müslümanlığı örfü farzmış gibi gösterilirken, Türk kadının anılan örtüleri bir türlü meşru kabul edilmemiştir. İşte başörtüsüne farzdır diyenler, Arap ya da İran tarzı örtünmenin dinsel siyasetini farz kılmış olmaktadırlar. Başörtüsü ile ilgili yazıların, siyasal ve entelektüel açılımını, İran devriminden ve Ali Şeriati’den yapılan tercümelerle gerçekleştirdiğini iddia eden Aktaş, bizim bu yargımıza en kesin kanıtı sunmaktadır.
Şimdi de, ‘İslami bir kıyafet var mı? Sorusunu, yakın bir dönemde akademik bir toplantıda yapılan birbiriyle tutarsız görüşleri izleyerek yineleyelim:
Halil Günenç: İslami bir elbise şekli teklif edilemez.
Hayrettin Karaman: Tek tip bir elbise teklif edilemez. Her Müslüman ille de siyah bir çarşaf giyecektir denilemez. Her Müslüman ille de uzun bir pardösü giyecektir de denilemez. Böyle bir vücubun delili yoktur.
Bekir Topaloğlu: Elbisenin şekil bakımından gayri Müslimlerinkine benzemesi bir sakınca doğurmaz. Bu benzerlik, itikadi açıdan onlara benzemek anlamına gelmez. Çünkü gerek örtünme ile ilgili nassların, gerekse Asr-ı Saadet’ten beri çeşitli İslam toplumlarının giyindiği kıyafetlerin incelenmesinden anlaşılıyor ki, kılık-kıyafetten asıl maksat, belli özelliklerdeki elbiselerle örtünmenin sağlanmasıdır.
Aynı kitabın 16. sayfasında ise Topaloğlu, bu iddialarının tam aksini dile getirmiş idi ve arada sadece dört sahifelik bir mesafe vardır. Topaloğlu’nun burada, İslam’daki kıyafetin bir örf ve adet görüntüsü olmadığını, çünkü Arap kavimlerinin İslam’dan önceki kıyafetlerinin değişik ve umumiyetle bugünkü Avrupai tesirin görüntüsü gibi olduğunu iddia etmektedir. Aynı sayfada, İslam dininin kendine has bir kıyafet sistemi getirdiğini, bir Müslümanın fiilen, yani kendi kıyafetiyle buna muhalefet etse, giyim ve kuşamını İslami sisteme uydurmasa, günahkâr olacağını söylemiştir.[13]
İ. Lütfi Çakan: İslami bir elbise diye tek şekil tavsiye ve teklifi imkânsızdır. Bu konuda hareket noktası, sünnetin kabul etmediği giyim-kuşam şekillerinden uzak kalmak olacaktır.[14]
Aynı tartışma toplantısının yayınlandığı kitabın ilerleyen sayfalarında, bu görüşlerin neredeyse tam tersi savunuluyor ve ‘İslami bir kılık-kıyafet’in gerekliliğinden söz ediliyor:
İ. Lütfi Çakan: O halde Müslümanın kendisini hem dostlarına (Müslümanlar olmalı-şf.) hem de düşmanlarına (gayri Müslimler olmalı-şf.) tanıtacağı alamet-i farika niteliğinde bir giyim-kuşamı olacaktır. Bu husus, Müslüman erkeklerde sarık ve sakalla, Müslüman kadınlarda baştan aşağı örtünmeyle gerçekleşmektedir.
Bir başka açıdan bakıldığında da, Müslümanın Müslümanlara has bir giyim-kuşama sahip olması, kendisiyle aynı inancı paylaşan insanlara duyduğu saygı ve bağlılığın gereğini yerine getirmesi demektir.
Kitabın sonuç bölümünde ise, bu son değerlendirmeyi teyid, katılımcıların çoğunun söylediklerini tekzip eden bir deklarasyon yayınlanıyor ve şöyle deniyor:
“İslam’ın kendine has bir kılık-kıyafet nizamı ve adabı vardır. Bunu kabul zorunludur. Tesettür hakkında icma vaki olmuştur.”[15]
En önde gelen İlahiyatçı ve din adamlarının yayınlanan konuşmalarındaki çelişkileri sergilememiz, kılık-kıyafet konusunda İslami bir modelin olup olmadığı hakkında bir fikir edinmektir. Ancak, klasik yapay gelenekteki çelişki ve kafa karışıklığı, modern Türkiye Cumhuriyeti akademisyenlerinde de hemen hiç değişikliğe uğramadan sürmektedir. İstikrar, toplum üzerinde yüzyıllarca dayatılmaya çalışılan din mühendisliğinin dün de bugün de değişmeden sürmesinde kendini göstermektedir. Ancak asıl istikrarsızlık, Yüce dinimiz İslam’ı, tüm Müslüman ulusların örf ve adetleri yerine, Arap ve İran geleneğiyle sınırlandırmaktan kaynaklanmaktadır. Başörtüsü söylemi, açık ve reddedilemez dayanağını Kur’an ve sahih hadislerde bulmakta zorlandıkça, klanik pratikler meşruiyet ölçütü olarak öne sürülmekte; hatta dayatılmaktadır.
Kur’an’da örtünme emri vardır. Ama bu emir, başörtüsü değil, takvaya uygun örtünmedir. Ahzab 59’da geçen “cilbab”, İslami bir kıyafeti tanımlamaz. Ayete yeniden bakalım:
“Ey peygamber! Eşlerine, kızlarına ve (öteki) bütün mümin kadınlara (toplum içine çıktıklarında) dış kıyafetlerini (cilbablarını) üzerlerine almalarını söyle: bu, onların (temiz kadınlar olarak) tanınmalarını ve rahatsız edilmemelerini temin eder. Ama (unutma ki) Allah çok bağışlayıcıdır, rahmet kaynağıdır.”
Ayetin spesifik ve zamanla kayıtlı ifade tarzı (ki Hz. Peygamber’in eşlerine ve kızlarına atıfta bulunmasından açıkça bellidir) ve kadınların toplum içine çıktıklarında ‘dış kıyafetlerini (min celabibihinne-cilbablarını) üzerlerine almaları’ önerisindeki bilinçli müphemlik, bu ayetin, terimin genel, zaman ve mekan üstü anlamıyla, bir hüküm ortaya koymaktan çok, zamanın ve sosyal çevrenin sürekli değişmesi karşısında uyulması gerekli ahlaki bir rehber anlamı taşıdığını gösterir. Ayetin sonunda, Allah’ın affediciliğine ve rahmetine yapılan atıfta, bu görüşü desteklemektedir.[16]

Çıplaklığın, tavafta bile kutsallaştırıldığı İslam öncesi dönemdeki kadınlardan, inanan kadınların ayırt edilmesi için, cilbab sembolleştirilmiştir. İlleti, namus ve şerefi, iffet ve ahlakı belirlemesi değil, bunların simgelenmesidir. Erdemin kalktığı yerde, semboller ve simgeler içeriklerini yitirirler. Tanrı, giyim-kuşamdan söz ederken, nimetini hatırlatmayı amaçlar. Giysi, bir nimettir. Başörtüsü söylemindeki gibi, kadınlar üzerinde Demokles’in kılıcı değildir. Tekrar vurgulayalım. Yalnız Nur Suresi 31.ayet, başörtüsü söyleminin dayanağı olarak gösterilmektedir. Oysa kalan tüm ayetler, erkek ve kadının örtünmesi, giyim-kuşamın bir nimet olarak verilmesi ve kış-yaz bu nimetle erkek-kadın herkesin korunduğuna ilişkindir.[17] En çarpıcı vurgu ise, ‘takva elbisesi’dir. Yani insan şeref ve haysiyetini, iffet ve namusunu, maddi bir örtüye endekslemediği yüce dinsel ve ahlaksal erdemliliktir. İşin zor kısmı burası olduğu için, simgeler ve semboller, içerikleri boşaltılmışsa da, hep tapınılan objeler olarak manevi derinliğe tercih edilmiştir. Bu konu esasen, din mitolojisinin enine-boyuna araştırması gereken mitik ve majik bir olgudur.
“Ey Âdemoğulları! Size yücelerden, hem çıplaklığınızı örtesiniz diye, hem de bir görkem-güzellik nesnesi olarak giyim-kuşam (yapma bilgisini) bahşettik: ama Allah’a karşı sorumluluk bilinci örtüsü her şeyin üstündedir.”[18]
Bu ayet, sırf kadınları hedef alan ‘iffet ve namus’ yükümlülüğünü, hiç ayırt etmeden erkeklere de yüklemektedir. İkinci ve daha önemli nokta ise, takva tarif edilen en yüce ahlaki erdemlerle donanma ve her an tanrı’nın huzurunda gibi hareket’ etme elbisesidir. Bu elbise, gayet açıklıkla vurgulandığı gibi, insanın ontolojik ve teolojik yüceliğini, manen ve ruhen temsil sorumluluğudur. Ne var ki, bazı araştırıcılar, ‘takva elbisesi’ deyimini de, yün ve kalın elbise” gibi maddi bir örtü olarak yorumlamışlardır.[19] Bu yorum ayetin ruhuna tamamen terstir. Ve başörtüsü söyleminin hangi boyutlarda putlaştırıldığına dair ilginç bir örnektir. Çünkü baş tarafta, ince ve pamuk elbiseden söz edilmemektedir ki, takva elbisesi ile bu ‘düzeltilmiş’ olsun.
Asıl takva elbisesinin önemli olması, çıplak gezmek anlamında değildir. İslam’ın itirazı, başörtüsünün ya da örtünmenin, ‘iffet ve namusu’, hem de yalnızca kadının iffet ve namusunu koruyan ve belirleyen biricik ölçü diye hükme varılmasıdır. Yukarıdaki ayet, bu itirazın en açık ifadelerinden biridir. Hz. Peygamber’in “giyinik çıplakları ya da çıplak giyinikleri”[20], “birbirlerinin elbiselerini giyen kadın ve erkekleri”[21] eleştirmesi, bu itirazın sünnetle teyididir.
Kadın ve erkeğin örtünmesine ilişkin nasslar, başörtüsü söylemiyle, sırf kadını bağlayan yükümlülüklerin ifadesi olarak yorumlanmıştır. Oysa her iki cinsin de insanlık şeref ve haysiyetini, iffet ve namusunu korumaları yükümlülüğünü, irade ve akıl bahşedilen insan yerine, maddi örtüye havale edilmesine bağlamak İslam’ın ruhuyla bağdaşamaz. Örtü, dinsel ve ahlaksal erdemliliğin ancak simgelerinden birini teşkil edebilir, ama belirleyemez. Diğer pek çok ibadet ve muamelat meselelerinde olduğu gibi, örtünme pratiği konusunda Kur’an’daki müphemlik de, İslam öncesi şeraitlerin pratik değişimleri karşısında, İslam şeriat ve hukukunun değişimi potansiyel olarak kendi özünde taşıdığının bir göstergesidir. Önceki dinlere ait şeraitleri değiştirmeyi üzerine alan Tanrı, İslam’ınkini değiştirme yetki ve yükümlülüğünü de Hz. Muhammed’in ümmetine emanet etmiştir. Ancak bu emanet, başörtüsü söylemiyle, hem ahlaksal ve hem de eylemsel açılardan, ortada kalmıştır.
Namusu ve iffeti korumak, her iki cins için de zaruridir. Tanrı her insana, ayıp yerlerini örtme duygusu vermiştir. Örtünme, tesettür ve bunlara ilişkin adap, birçok ayet ve hadiste erkek ve kadın için hemen hemen aynıdır. Bununla birlikte, başörtüsü söylemindeki karmaşa ve çelişkiler, yapay geleneğin rencide edici kadın profilinden kaynaklanmaktadır Ancak erkek egemen söylem, örtünmeyi, başörtüsü simgesiyle sadece kadının sorumluluğu imiş gibi yerleşik inanç haline getirmiş; başörtüsü gittikçe kadının iffet ve namusunu koruyan alternatifsiz bir enstrümana ve sembole dönüştürülmüştür. Başörtüsü söylemi, ülkemizdeki Türk örf ve adetlerine göre örtünen samimi ve sade dindar kadınlarımıza yabancılaşan siyasal ve ideolojik bir temele dayanmaktadır. İslam’ın kendi özyapısıyla doğrudan ilgili olmadığı için, siyasal ve sosyal koşulların öngördüğü değişimler paralelinde gerekçe ve neden değiştirmiştir. Kadın başörtüsüyle var edilip tanımlanan bir nesne durumuna düşürülmüştür. Avret ve mahremiyetin başörtüsüyle temsili, sosyal ve medeni diyalogdan çok, monologu doğurmuştur. Bu söylem, başı örtün, eve kapanın telkini ile okuyup her alanda kendinizi yetiştirin önerisi arasında kalmış bir kafa karışıklığının simgesidir.
Hz. Peygamber asrında ve İslam Rönesansı döneminde, haklar, roller ve sorumluluklar cinsiyet ayırımına göre değil, insan kavramına göre belirlenmiştir. Bu dönemlerde kadınların durumu daha saygındı. Kur’an’da kadın tözsel ve ontolojik olarak ayrı bir varlık olarak değil, işlevsel açıdan anılır. İslam’a ve onun Peygamber’ine karşın, yapay gelenek, kadın cinsine yönelik düşmanlığı, başörtüsü söylemi altında gizlemiştir. Başörtüsü söyleminin en önemli dayanağı, kadının zararlı bir fitne ve avret olduğu tezidir. Oysa hür kadın-cariye kadın ayırımında, avret ve mahremiyet değil, sosyal statü ölçüt kabul edilmiştir. Ölçütteki bu kayma, başörtüsünün dinsel anlamda olmaktan çok, siyasal ve sosyal anlamda bir farz olarak va’z edildiğini ortaya koymaktadır.
Oysa farz olan, insana yakışır bir örtünmedir. Ağır avret yerlerini örtmek bu farzın kapsamındadır. Bunun ötesindeki örtünme tarzı, İslam’ın yaşadığı ilgili toplumların kendi kültürel değerlerince kendiliğinden belirlenir.
Başörtüsü söyleminin üzerinde tanık olunan şiddetli ısrar ve vurgu ile Yahudi geleneğindeki başörtüsüne ilişkin katı ve tavizsiz söylem arasında yakın benzerlik bulunmaktadır. Bu durum, ne Yahudiliği küçültür ne de İslam’a herhangi bir eksiklik getirir. Her din ve medeniyet birbirinden öyle ya da böyle etkilenebilir.
İslam kelamı ve fıkhında başörtüsü örtmemek, en ayrıntılı büyük günahlar listesinde bile yer almamaktadır. Terk edilmesi büyük günah olmayan bir uygulamanın, namaz ve oruç gibi bir farziyeti olamaz. Nur 31. ayet de dâhil hiçbir ayet başın ve saçın örtülmesini amir bir hüküm ortaya koymaz. Bu hüküm, sonradan yapılan yorumların eseridir. Diğer bir açıdan, başörtüsü örtmek, dinimiz açısından haram ve günah da değildir. Ancak bu, başı örtmek, en az başı açmak kadar sıradanlaştığı takdirde anlaşılabilir.
İslam, erkek ya da kadın, insanın ruhi ve manevi yönden yücelmesini hedefler. Bu bakımdan İslamiyet, baştanbaşa bir ahlak medeniyetidir. İşin şekle dönük kısmı, oldukça sınırlıdır. Sınırlı bir alanla, sınırsız bir alan olan ahlakı belirlemek, İslam’ın ruhu ve mantığıyla bağdaşmaz. Hatta şekil, içerikten daha fazla vurgulandıkça, içeriği tamamlaması düşünülen semboller ve simgeler anlamsızlaşır. İffet ve namusu koruyan, Peygamber’in yüce ahlakıdır ve bu ahlak üzere yaşamaya çalışmaktır. Çünkü onun ahlakı, Kur’an’dır. Eğer kadının iffet ve haysiyeti, ırz ve namusu, başörtüsü söylemiyle simgelenirse; onunla var kılınırsa, bu simgenin yokluğu, simgelediği değerlerin yokluğunu da beraberinde getirecektir. Ahlakilik ve dindarlık, ölçülebilir simgelere indirgendiğinde ise, başörtülü-başörtüsüz ayırımı derinleşerek insanın ve özellikle kadının onurunu zedeleyici kategorilere kapı aralayacaktır.
Siyasallaşan ve seçkinci bir kamusal dinsellik alanını gittikçe ‘ötekiler’ aleyhine genişleten başörtüsü söylemi, İslam’ın ahlaki ve medeni özünü gölgelediği gibi, bugün, tüm ABD, AB yanlısı ve küresel ılımlı İslam söyleminin yerli işbirlikçileri için, emperyalist ve mandacı tuzağın halk yığınları nazarında meşruiyetini sağlayan “İslami” makyajla servis edilmesini de kolaylaştırmaktadır. Avrupa Birliği, ABD kaynaklı ılımlı İslam propagandası ve Dinler arası diyalog faaliyetleri, “Başörtüsüne özgürlük” talepleriyle çakışan bir sürecin temel parametreleri olarak “İslami kesim”de dinsel olarak onaylanmış ve sindirilmiştir. Ülkemizi ve Türk ulusunu parçalamayı amaçlayan AB’ne ve onun ülkemizdeki sivil uzantılarına karşı çıkmak, başörtüsü özgürlüğüne ve doğal olarak da İslam’a karşı çıkmakla bir tutulmak için, başörtüsü söylemi, Milli devlete muhalefetin dinsel motifi olarak işlevselleştirilmektedir.
[1]Geniş bilgi için bkz. Şahin Filiz, Ahlakın Akli ve İnsani Temeli, Çizgi Kitabevi Y., Konya 1998.
[2] Dünü Bugünü ve Yarınıyla Başörtüsü, Pınar Y., İst. 2004, ss. 7-13 (Başörtüsüne Özgürlük Girişim Grubu).
[3] Bkz. Cihan Aktaş, Bir İktidar Alanı Aracı ve Bir Özgürlük Sembolü Olarak Başörtüsü, s. 109.
[4] Bkz. Cihan Aktaş, Bir İktidar Alanı aracı ve Bir özgürlük Sembolü Olarak Başörtüsü, ss. 92, 84, 97.
[5] Bkz. Abdullah Yıldız, İslam’da ve Diğer Medeniyetlerde Başörtüsü Dünü Bugünü ve Yarınıyla Başörtüsü, 28, 31.
[6] Bkz. Şeyhulislam Musa Kazım (1858-1920), s.88.
[7] Bkz. Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig, Hazırlayan: Reşit Rahmeti Arat, TTKY., Ank. 1994 (aktaran: Şahin Filiz, Kutadgu Bilig Etiğinde İnsan Eleştirel Bir Yaklaşım, S.Ü. Fen-Edebiyat Fakültesi Dergisi, Yıl:2, Sayı:14, Konya 2002, s. 251-270).
[8] Bkz. Şeyhulislam Musa Kazım (1858-1920), s. 88; İzmirli İsmail Hakkı (1868-1946), ss. 463-469 (İsmail Kara, Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi, Gerçek Hayat Dergisi Y., İst. 2001 içinde).
[9] Bkz. Faruk Beşer, Fıkıh Açısından Avret ve Örtünme, 139-140.
[10] İzmirli İsmail Hakkı (1868-1946), ss. 463-469.
[11] Cihan Aktaş, Bir İktidar Alanı Aracı ve Bir Özgürlük Sembolü Olarak Başörtüsü, Dünü Bugünü ve Yarınıyla Başörtüsü, s. 105.
[12] Bkz. Zekeriya Güler, Kırk Hadiste Kadın ve Aile, Konya 2005, ss. 205-212.
[13] Bkz. İslam’da Kılık-Kıyafet ve Örtünme, Soru-Cevap-Tartışma Kısmı, s. 16.
[14] İslam’da Kılık-Kıyafet ve Örtünme, s. 142, 143, 144, 145; A.g.e., Soru-Cevap-Tartışma Kısmı, s. 21.
[15] İslam’da Kılık-Kıyafet ve Örtünme, s. 173, 179.
[16] Muhammed Esed, Muhammed Esed, Kur’an Mesajı Meal-Tefsir, ss. 865-867.
[17] Bkz. Kur’an, 16 Nahl 5; 18; 7 A’raf 27.
[18] Kur’an, 7 A’raf 26.
[19] Bkz. Zekeriya Güler, Kırk Hadiste Kadın ve Aile, Konya 2005.
[20] Buhari, Libas, 61, Müslim, Libas, 125; Cennet, 52; Muvatta, Libas, 4;.
[21] Kütüb-i Sitte ve Şerhi, Çağrı Yayınları, İst. 1992, Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Libas, X-XIV/354, Bab: 28, Hadis no: 4097; Sünen-i Tirmizi Tercemesi, Mütercim: O.Z. Mollamehmetoğlu, Yunus Emre Y.,, İsti’zan ve Adab Babı, IV/484, Bab: 67, Hadis no: 1935 ve Hadis no: 2934.
Batı Aydınlanma çağının fikirleri ve sanayi medeniyeti ile modernliğin tanımını ve liderliğini üstlendikçe, Doğu toplumları iktidarsızlaşmış ve kendi yerlerini ve tarihlerini Batı modeline göre belirlemek zorunda kalmışlardır. Modernliğin karşısında özellikle İslam toplumları kendi yapısal ve içsel süreçlerini yenileyemedikleri için, kültürel şizofreni yaşamaya başlamışlardır. Kadın, İslam ve modernlik arasındaki uzlaşmaz görünen simgeyi oluşturması bakımından odak noktasını teşkil etmiştir.[1]
Bizce kadın sorunu, İslam düşüncesinde insan felsefesinin başarılıp başarılmadığı probleminin doğal bir sonucudur. Görünürde, modernlik ile İslam arasındaki çatışmanın ve uzlaşmazlığın simgesi olarak ortaya çıkan kadın, salt kadın olmanın ötesinde, iki medeniyetin insan sorununa yaklaşım tarzlarındaki değişimlerde düğümlenen insan sorunu çevresinde değerlendirilmelidir. Batı’da özellikle Ortaçağ’da din ve kilisenin kadını aşağıladığına ilişkin yaygın bir kanaat vardır ve bu kanaat, genellikle doğrudur. Ancak, yine Batı’da, kadın “sorununu” insan felsefesi içinde ele alan ciddi düşünürler de yok değildir. Diyalojik ortam Batı’da kadınla ilgili önyargı ve suçlamaların karşısına çıkarılabilecek insani söylemleri de beslemiştir. XIII. Yüzyıl Batı için Ortaçağ ve Skolastik zihniyetten çıkışı ifade ederken, İslam dünyası için Rönesans’tan Skolastisizm’e düşüşü temsil etmektedir. Kadın, İslam dünyasında insan felsefesinin konusu olarak araştırılmak yerine, ‘serapa cinsellik timsali bir çeşit varlık’ olarak görülmüştür.
O gün bugündür Müslüman kadın, baştanbaşa mahrem ve avrettir. Köylerde ve yarı-kentli bölgelerde de ‘avrat’tır. Kadın olması, başörtüsünde kümelenen gizlenme ve saklanmanın, kontrol altında tutmanın kimi zaman özgürlüğe, kimi zaman da sınırlı bir yaşama layık görülen sakıncalı bir insan gibi muamele görmesine neden olmuştur. Kur’an’a ve Hz. Peygamber’e yabancı olan bu görüş, İslam öncesi tanınan kadın haklarını da tehlikeye sokmuştur. Kadın sadece fiziksel görünüşüyle değil, niyetiyle de okunan riskli bir cinstir. Hatta o bir “yaratık”tır. Örneğe bakalım:
“Dansöz gibi süslenip, çıplak, dekolte giysilerle üniversiteye gelen genç kız tahsil yapma isteğinde ne derece samimidir? Tahrik edici giysisi, ojeli tırnakları, rujlu dudaklarıyla, oynak hareketleri, iç gıcıklayan gülüşü, isterik teşviklerle dolu gamze işaretleri ile nasıl bir tahsil amaçlıyor? Teneffüslerde kantinde erkeklerle birlikte oturup tatlı sohbetlere dalan, canı istediğinde dersten kaçan, asistanın dikkatini çeken, hocaya cilve yapmaya kalkışan, üniversiteyi bar, eğlence yeri gibi kullanan genç kız hangi ilmi tahsil etmek için gidiyor üniversiteye? Yoksa avlanmak için mi gidiyor üniversiteye, kızları avlamak için bekleşen erkeklerin bulunduğu ortama?”[2]
“Başörtülü-başörtüsüz herkese özgürlük” söyleminin arkasında yatan bu ilkel mantığı ve şark kurnazlığını bir yana bırakalım. Hatta bu alıntıda tüm üniversiteli erkek öğrencilere ve özellikle kız öğrencilere yönelik aşağılayıcı ve tahkir edici ifadelerin hukuki sorumluluğu da bu çalışmanın kapsamı dışındadır. Ancak bizim üzerinde durmak istediğimiz nokta bunlardan farklıdır. Bu yazıya göre üniversiteye giden kız öğrenciler, baştanbaşa cinsellik ve şuhlukla tanımlanmaktadır. Tek amaçları, cinselliklerini her fırsatı değerlendirmenin şeytani bir aracına dönüştürebilmektir. Çünkü niyetleri de öyledir. Hatta erkekler de sırf bu yüzden üniversitede bulunmakta, kendilerine cinsellikleri dışında sunabilecek hiçbir insani özellikleri olmayan, tahsillerini bile buna endeksleyen kızları beklemektedirler. Örtünme de yetmez. Kantinde, derste ya da başka bir yerde, erkeklerle en masum, en medeni ve sosyal ilişkileri bile tehlikelidir. Şimdi bu mantık ve zihniyetin beslediği başörtüsü söylemi, acaba, kadını ya da kızı insan olarak görmekte midir? Yanıtına açıklıkla evet diyemeyeceğimiz bu soru, “herkese özgürlük” söyleminin içinde gizlediği şark kurnazlığının boyutlarını da sormamızı gerektirmez mi? Bu art niyetli ve çağdışı görüşlerin İslam’la ve bir ahlak anıtı olan Hz. Peygamber’in sünnetiyle uzaktan yakından bir ilişkisi olduğunu söylemek, en ciddi iftira olur.
Başörtüsü iddia ve söyleminin arka planında kadın, bambaşka bir varlıktır. İnsan felsefesinin konusu olarak araştırılmış olsaydı, şöyle denmezdi:
“…fakat meselenin ağırlığı ve sorumluluğu ile günümüzde “kadın” denen yaratığın ne hale getirildiği üzerinde çok düşünmek…[3]
Demek ki başörtüsü ve örtünme, Kur’an ve Hz. Peygamber’in yücelttiği ama bu zihniyetin aşağıladığı “kadın denilen yaratığın” simgesi olmaktadır. Dr. Perran şunları ileri sürer:
“İslam’da kadın mukaddes yolda nadiren ilerlemiştir. Bu tip çok az kadınla karşılaşıyoruz. Onlar için bu çok zordur. En azından erkekler böyle düşünür. Erkekler her yerde ön plandadır. Şan, avantaj ve egemenliğin tümü onlardadır. Her şeyin kendi üstünlük ve avantajlarına katkıda bulunmasını sağlamışlardır; her şeyi kendilerine mal etmiş ve tekelleştirmişlerdir. Mukaddeslik, hatta cennet bile onlar içindir.”[4]
Bu tür tutucu kısıtlamalara ve cinsiyeti yüzünden küçümsenmesine karşın Müslüman kadın, en azından teoride, manevi olarak Allah katında erkekle eşit tutulur. Aslında manevi yaşamı tam olarak uygulamasını ve erkekler kadar takva sahibi olmasını engelleyebilecek kadar büyük hiçbir engelin bulunmadığını biliyoruz.[5]
Kadının İslam’daki yerini belirlemede, Kur’an’ın eşitlikçi görüşü ve Hz. Peygamber’in açıkça bilinen medeni düşünce ve tavrı değil, kadına ve onun insanlığına karşı geliştirilen yapay gelenek baskın rol oynamıştır. Bu geleneği besleyen, sürdüren ve ayakta tutan faktörler, ya hadis ya da Kur’an tefsiri formuna sokularak etkin kılınmıştır.
“Erkekler kadınlara itaat ettiklerinde mahvoldular”[6] sözü, Hz. Peygamber’e isnat edilmiştir. Hadis formatında günümüze kadar gelen başka bir sözde ise, “kadına itaatin pişmanlık olduğu” haber verilmektedir.[7] Buna göre, itaat edecek olan kadındır. Tersi, kadına bir paye vermek ve erkeği ezmektir. Oysa bu mantık, erkek neyi emrederse kadının onu şeksiz şüphesiz yapmasını amirdir. İtaat, kadın mevzubahis olunca da mutlak; erkek mevzubahis olunca da mutlaktır. Tek fark, her iki durumda da itaat eden, kadındır. Kadın, neye, kime, neden ve nereye kadar itaat edeceğini sorgulayamaz. Çünkü o, daha az insandır. Acaba, kadının erkekten kalır yanı nedir? Neden daha az insan olarak görülmektedir? Gerekçesi, Kur’an’da ve Hz. Peygamber’in uygulamalarında bulunamayınca, başörtüsü söylemince Kitab-ı Mukaddes devreye sokulur:
“Ebu Hureyre’den: Kadınlar hakkında birbirinize (siz erkekler birbirinize) iyilik tavsiye ediniz. Kadın kısmı, eğe kemiğinden yaratılmıştır. Eğe kemiğinin en eğri tarafı üstüdür. Bunu düzelteyim derken kırarsın; kendi haline bırakırsan eğri olmakta devam eder. Binaenaleyh kadınlar hakkında birbirinize iyilik tavsiye ediniz.”[8]
Bu sözde hadis, bütünüyle Kitab-ı Mukaddes’ten aktarılmıştır. Bu teolojik bir plagiarizme en iyi örneklerden birini oluşturur.[9] Diğer bir nokta, kadın her an erkeğin gözetimi, terbiyesi ve denetimi altında olmaya mahkûm ikincil bir varlıktır. Nedeni, erkeğin sadece bir kaburga kemiğinden yaratılmış olmasıdır. O, erkeğin önemsiz bir parçasından var edilmiştir. Bu söz, Kur’an’a tamamen ters düşer. Kur’an’da ise yaratılışın, erkek için de kadın için de tek bir nefisten olduğu gerçeğini bu noktada yeniden hatırlamakta yarar vardır.
Kadın, erkeğin ancak küçük bir parçasının eseri ise, hareket ve davranışlarını hep ona göre, onun için ve ondan dolayı ayarlamak zorundadır:
“Hz. Peygamber bir gün mescitten çıkıyordu. Yolda erkeklerle kadınlar karışık vaziyette idiler. Peygamber: Ey kadınlar, biraz yavaşlayın. Yolun kenarından yürüyün. Bunu duyan kadınlar, yol kenarında duvarlara yapışarak gitmeye başladılar. Öyle ki omuzları duvara yapışmıştı.”[10]
Hz. Peygamber’e fütursuzca nispet edilen bu söz, erkek elinden çıkma sözde bir hadistir. En kutsal davranışlarında bile kadınların varlığı adeta sorgulanmaktadır. Çünkü kadın, yine Peygamber’in adı kullanılarak nakledilen bir sözde bütünüyle, tüm varlığıyla salt avrettir; cinsel varlıktır ve evden dışarı çıkması bile doğru değildir. Eğer dışarı çıkarsa, ona ancak şeytan eşlik eder.[11]
Kadınların insan olduğunu kabul etmemek için onu, Kur’an’ın verdiği temel insan haklarından yoksun bırakan bu yapay gelenek, bazı tasavvufi eserlerde de sürdürülmüştür. Hala da sürdürülmektedir. Zamanının kadınları hakkında acı bir dille konuşan Takıyüddin Huni (ö. 1426), “ İnsanlığın en ikiyüzlüleri kadınlardır. Zekâlarının, dinlerinin ve kanaatlerinin zayıflığından ötürü imanları noksandır”,[12] demektedir.
Bir başka örnek:
“Cehenneme baktım ve cehennem ehlinin çoğunun kadın olduğunu gördüm. Cennete baktım. Cennet ehlinin pek azının kadın olduğunu gördüm..” [13] Hz. Peygamber’e saygısızlık pahasına nispet edilen daha buna benzer pek çok söz vardır. Öyle ki, İslam dünyasında kadını aşağılayan görüşler, gittikçe herhangi bir dini kaynağa referans vermeye gerek duyulmadan genel kabul düzeyinde kesin yargılara dönüşmüştür. Bu yargılar Türk din anlayışını da etkilemiş; kadına değer atfeden Türk kültürü, kadın düşmanlığını savunan dogmalarla gölgelenmiştir. Buna en çarpıcı örnek, XII. Yüzyılda Yusuf Has Hacib’in kaleme aldığı Kutadgu Bilig’de yer alan akıl ve din-dışı kadın aleyhtarı görüşlerdir. Yusuf Has Hacib şunları söylüyor:
“Kadını baş boş bırakma, kapıyı kapalı tut; insana her türlü uygunsuzluk kadından gelir.” (Beyit no:1303)
“Ey dost, arkadaş, sana kesin bir söz söyleyeyim; bu kızlar doğmasa, doğarsa yaşamasa daha iyi olur.” (Beyit:4511).
“Eğer dünyaya gelirse, onun yerinin toprağın altı veya evinin mezara komşu olması daha hayırlıdır.” (Beyit no: 4512).
“Kadını evden dışarı bırakma; eğer çıkarsa doğru yoldan şaşar.” (4518).[14]
Bu sözler, hadis formunda intikal eden kadın aleyhtarlığını kutsallaştırma çabalarının yargı kalıbına girdiği görüşleri yansıtmaktadır. Buna benzer birçok örnek vermek mümkündür, ancak sorunun aydınlatılmasında bu kadarı kâfidir. Kadın, varlık tarzından, din ve Tanrı ile olan ilişkisine kadar bu yapay gelenek tarafından hırpalanmıştır. Varlığı, insan varlığı olarak tanımlanmadığı gibi, dini ve imanı da sorgulanmıştır. Bu tespitler, başörtüsü söylemi ve bu söylem üzerinde, Tanrı ve dini bile gölgeleyecek kadar ısrar edilmesindeki mantık örgüsünü ve zihin anatomisini ortaya koymak açısından son derece önemlidir. Sorumuza gelelim. Gerçekten, varlık alanında bir kaburga kemiğinden ibaret görülen kadının, tıpkı insanlığı gibi, aklı ve dini de mi eksiktir?
“Ebu Said el-Hudri’den: Bir Kurban veya Ramazan Bayramı’nda Peygamber musallaya çıktı. Kadınlara rastladı ve onlara: “Ey kadınlar topluluğu! Sadaka verin. Zira cehennem halkının çoğunun sizler olduğu bana gösterildi” , buyurdu. Onlar: “Neden, ya Rasulallah?” diye sordular. Peygamber: “Çünkü siz çokça lanet eder ve kocalarınıza küfran-ı nimet (nankörlük) edersiniz. Kendini denetleyebilen dikkatli ve tedbirli bir erkeğin aklını, sizin kadar aklı ve dini eksik hiçbir kimsenin çelebileceğini görmedi”, buyurdu. Onlar: “Nedir dinimizin ve aklımızın eksikliği ya Rasulallah?” dediler. Hz. Peygamber: “Kadının şahitliği erkeğin şahitliğinin yarısı değil midir? Onlar “Evet” dediler. Peygamber, “bu aklınızın eksikliğinden… Kadın hayız (adet) gördüğü zaman namaz kılmaz ve oruç tutmaz değil mi?” buyurdu. Onlar: “Evet” deyince, Peygamber, “ işte bu da dininizin eksikliğindendir,” yanıtını vermiştir.[15]
Kur’an’a ve Hz. Peygamber’e karşı devrim olarak berkitilen bu yapay gelenek, şaşırtıcı biçimde hemen her hadis külliyatında eksiksiz biçimde yazıya geçirilmiştir. Buradaki diyaloga dikkat edersek şunları görürüz. Kadınların sadaka verebilmeleri için, kocalarının kazançlarından başka kendileri ekonomik güç ve özgürlüğe sahip olmaları gerekir. Oysa kurgulanan kadın tiplemesinde, mirastan erkeğe nispetle yarı yarıya pay sahibi olan kadının, kocası gibi geçim için çalışmasının gerekli olmadığı ve ekonomik sorumluluğun da erkeğe ait olduğu yazılır. Hele kadın, kocasının izni olmadan dışarı bile çıkamadığı tezini dikkate alırsak, bir kadının kendi inisiyatif ve tasarrufunda sadaka verebilecek bir ekonomik güce sahip olması düşünülemez. Bunu her İslam ilmihalinde ya da dini eserlerde bulmak mümkündür. O takdirde, ikisinden biri yanlıştır. Ya kadın da çalışıp kazanmak ve kendi kazancından sadaka vermek zorundadır, ya da buradaki emir yanlıştır. Çalışıp kazanma zorunluluğu olmayan kadına, sadaka vermediği gerekçesiyle cehennemin yolunu gösteren bu hadis, temelden yanlış olmalıdır.
Çokça lanet etmek ve nankörlükte bulunmak, kadından sadır olduğunda, küçük ahlaki kusurlar olmaktan çıkmakta, kişiyi cehennemlik yapmaktadır. Hatta bir cinsi çoğunluk itibarıyla cezalandırmaktır. Bu ise İslam’ın adalet anlayışıyla bağdaşmaz. Hayız görmek, Tanrı’nın kadınlara verdiği bir ceza olamaz. Kadın bundan dolayı dinen eksik sayılırsa bu açıkça insanüstü bir adaletsizlik değil, insanın insana reva gördüğü bir nefretin sonucu olabilir. Hz. Peygamber’in yaratılıştan gelen kadınlara özgü bu hali, eksiklik saymasını düşünmek insafsızlık ve mantıksızlık olur. Şahitlik, İslam öncesi insan bile sayılmayan kadına tanınmış henüz başlangıç noktasındaki haklar manzumesindendir. Bu yüzden aklının eksik olduğunu iddia etmek, kadını ilkel anlayışa geri sürmek anlamına gelir. Buradaki diyalog asılsız, mantıksız ve maksatlı bir karşıt cins düşmanlığını, hem de Hz. Peygamber’in dilinden ortaya koymaktadır.
“Kadın mademki hemen her yönden eksik, kusurlu ve riskli bir varlıktır, o halde onu denetim ve gözetim altında bulundurmak gerekir” şeklindeki görüş, asırlardır yaşamaktadır. Bugün de aynı görüş, akademik düzeyi ve ciddiyeti hiçe sayarcasına etkinliğini hem de bazı akademik çevrelerde devam ettirmektedir. Bir profesör örtünün, dolayısıyla başörtüsünün neden gerekli olduğunu kurmaca bir psikolojik değerlendirme yaparak şöyle savunuyor:
“Bir defa her kadının erkeği yoktur. Sonra, ‘ruha malik olmak’ kolay bir şey değildir. Kadın heyecanlarıyla yaşar. Kalpler değişkendir; aynı noktada durmaz. Kadının ruhu bendsiz bir nehirdir. O nehre malik olabilmek için onu bendlemek lazımdır. İşte bu örtüdür.”[16]
O halde, “en zararlı fitne”nin kadın olduğunu yapay gelenek yerleşik bir yargı haline getirmiştir. Hz. Peygamber’in ağzından uydurulan ama başörtüsü davasına dayanak teşkil eden kadın karşıtı söylemlere ilişkin bir diğer örnek de şudur:
“Üsame ibn Zeyd’in aktardığına göre Peygamber şöyle emişti: ‘Size, benden sonra kadından daha zararlı bir fitne bırakmadım’.[17]
Şu durumda kadın, Peygamber’in vefatından sonra yine onun bıraktığı kötü bir miras ya da zararlı bir mal olmaktadır. Bu “en zararlı fitne” kaynağı ile tenhalarda konuşmak, hatta sadece oturup konuşmak bile din bakımından sakıncalı görülmüştür.[18]
Kadınlar, başta erkekler için ayartıcı ve fitneci varlıklar olarak görülmekle kalmayıp, kendi aralarında da birbirleri için fitne nedenidirler. Yusuf Has Hacib’in, kadının sözlerini hatırladığımızda, Türk kültüründeki kadının seçkin imajını bile yerle bir eden sözde dini referanslarını görebiliyoruz:
“Ebu Alkame oğlu Alkame’nin anası şöyle anlattı: “Abdurrahman kızı Hafsa (saçlarını gösteren)[19] ince bir başörtüsüyle Peygamber’imizin eşi Aişe’nin yanına girince, Aişe, ince başörtüsünü yırtıp Hafsa’ya kalın bir başörtüsü giydirdi.”[20]
İslam hadis literatürünün en ciddi kaynaklarında yer alan bu sözlerde açıkça kadınların başları ve saçları birbirlerine de mahrem kabul edilmektedir. Kadın özde, varlık olarak kötülüğün ve fitnenin kaynağı diye tanımlandığında, erkeklerle sosyal ilişkilerini engellemek üzere öne sürülen başörtüsü, hemcinslerinden de korunmaya hizmet etmektedir. Bu ise, hem kadın tanımının hem de başörtüsü söyleminin ne denli akıl, bilim, din ve medeniyet dışı olduğunu göstermektedir. Deyim yerindeyse, kadının her parçası gibi, sesi de haram mı helal mi yolunda tartışmaların konusu yapılacak kadar ileri gidilmiştir. Bu görüşte olanlara göre-ki çoğunluktadır- günlük konuşmaları, bir dizi sınırlamalar dâhilinde sakıncasızdır. Kur’an okusa bile, musiki tarzında olursa, kadın sesini dinlemek caiz olmaz; şarkı, türkü söylerken kadın sesini dinlemek doğaldır ki zaten caiz olamaz,[21] tartışmaları bile uzun uzun yapılmıştır.
Başörtüsü bağlamında kadın odaklı tartışmalar, İslam düşüncesi içinde insan felsefesi yöntemi dışında geliştiği için, artık kadın eşek ve kara köpekle bir tutulur olmuştur: “İnsanın (doğal olarak erkeğin-ş.f.) namazını eşek, kadın ve kara köpek bozar. Abdullah b. Es-Samit dedi ki: Ey Ebu Zer, Neden kara köpek de, kırmızı ya da küçük köpek değil? Ebu Zer: Ey kardeşimin oğlu, bunu Peygamber’e ben de sordum. Demişti ki: “ Kara köpek, şeytandır.”[22] Hadis sahteciliği ile bazı kayıtlarda kadının niteliğine de işaret edilmiştir: “Hayızlı kadın ve kara köpek namazı bozar”.[23]
Kendi cinslerinin, hem de Hz. Peygamber’in adı kullanılarak bu derece aşağılanıp tahkir edilmesi, raviler (hadis rivayet edenler) arasında bile dayanılmaz noktalara gelmiş[24], Aişe uyurken Hz. Peygamber’in onu rahatsız etmeden başlattığı namazına devam ettiği yine bizzat kendisi, hem de kadınları köpekle bir tutan rivayetlere isyan ederek[25] bildirmiş ise de, bu kafa karışıklığı sonuçta kadının insani varlığını yadsıyan inanç ve kanaatlerin bugüne kadar kuvvetlenerek intikalini engelleyememiştir. Çünkü Hz. Peygamber’in kadınlara devrim niteliğinde tanıdığı insan olma ve insan gibi yaşama hakkı[26], ibadet hakkı[27] birbiriyle çelişkili rivayetler ve bu rivayetlerin sonuna kadar savunucusu olanlarca hazmedilememiştir.[28] Kadınların mescitlere yani camilere bile gitmelerini onların doğal hakkı gören Peygamber’in bu geleneği, ülkemizde bile hala hazmedilebilmiş değildir. Atatürk 2 Şubat 1923’de İzmir’de halk ile yaptığı konuşmasında bu hazımsızlığı bir an önce Türk ulusunun aşması gerektiğine işaret etmişti. Atatürk’ün bu sözleri günümüzde de geçerliliğini korumaktadır. Atatürk’ün Hz. Peygamber’in uzak vizyonunu dile getiren bu ileri görüşlülüğü, henüz ülkemizde tam olarak anlaşılmış değildir.[29]
İslamiyet kadını cehaletten ve insanlık dışı konumdan kurtarmaya dönük devrim yaratırken, kadınların bu konumunu hazmedemeyen söz konusu öfke, çağlar boyunca şekil ve içerik değiştirerek şiddetlenmiştir: Adı, kadını tüm insani ve sosyal haklarından dolaylı ama etkili bir biçimde yoksun bırakan başörtüsü söylemi.
“Tesettür, haya ve namusu korur. Tesettüre riayet etmemek, cinsel serbestiye, bu da fuhuş ve ahlaksızlığa, bu da kapitalist ekonomik sistemin ürettiği kozmetik sanayinin gelişip serpilmesine yol açar… Açılan kadınlar hayvani hislerle, kapanan kadınlar da insani hislerle meşgul olurlar… Kadının güzelleşme isteği ve eğilimi çevre faktörüne bağlıdır. Yaratılışındaki dürtü değildir. Örtünmemek, bedeni her erkeğe peşkeş çekmektir.”[30]
Ayrım çok açıktır. Örtünenler ve örtünmeyenler. Bu tip ayrım, ne İslam öncesi Cahiliye döneminde ne de İslam’ın ilk asırlarında vaki değildir. Örtünmenin alamet-i farikası, bu görüşe göre, başörtüsüdür. Örtünmemek de başörtüsü takmamaktır. Çünkü kadın ya da erkek, Tanrı’nın yaratılışlarına ve doğalarına yerleştirmiş olduğu temel örtünme duygusunu zaten taşımaktadır. Âdem ile Havva’nın, açılan kaba avret yerlerini örttüklerine ilişkin ayet bu hakikati vurgulamıştır.
“Şeytan kendilerinden gizlenmiş olan ayıp yerlerini onlara göstermek maksadıyla Âdem ve eşine vesvese verdi. ‘Rabbiniz, birer melek ya da ölümsüz kişiler olursunuz diye bu ağaca yaklaşmanızı size yasakladı. Ben ikinize de öğüt veriyorum’ diye yemin etti. Sonuçta şeytan onları ayartarak yasak meyveye yönlendirdi. Âdem ile eşi, yasak meyveden tadar tatmaz ayıp yerlerinin (sev’at) farkına vardılar. Derhal cennet yapraklarıyla oralarını (ağır avret kısımlarını) örtmeye koyuldular…”[31]
Örtünme duygusuna her iki cinsin de aynı tepkiyi vermiş olmaları bu yaratılış gerçeğini kanıtlamaktadır. Yoksa Havva başını da örttü kaydı mutlaka belirtilmiş olurdu. Başörtüsü söylemlerine Sümerlere, Hititlere ve İsrail oğullarına kadar tarih biçenler, ellerinin altındaki bu ayette, özellikle başörtüsünün neden belirtilmemiş olduğunu görmezden gelmektedirler. Bugün kadın ve örtünme, kadının temel hakları, toplum içindeki yeri ve rolü bakımından, eskiye nazaran fevkalade gerileme ve kısıtlama ile karşı karşıya kaldığımızı görüyoruz. İslam öncesi, hatta ilk İslam çağlarında yaşayan özgür Arap kadınının durumunun günümüz Müslüman kadınından daha bağımsız, daha saygın olduğu ve bugünkü hor görülen yerinin İslam çağının ikinci ve üçüncü yüzyıllarından beri hüküm sürdüğü kuşku götürmez.
Ebu’l-Ferec (ö. 967) Kitabu’l-Eğani adlı eserinde İslam’ın doğuşunu hemen izleyen dönemde ve İslam çağının ilk devirlerinde kadınların durumu ve kişiliğini açık bir biçimde ortaya koyar. Süyuti’nin topladığı hadislerde Ömer’in sabah ve akşam namazlarında mescitte erkeklerle beraber bulunan eşi ile ilgili bilgiler buluyoruz. Öyleyse İslam devrinin başlarında kadınların durumu bugünküne göre çok saygındı. Yabancılarla bir araya geliyor, kocalarını özgürce seçebiliyor, evliliğin eşit bir tarafı olabiliyor, rahatça dolaşabiliyor ve mescitte erkeklerle birlikte ibadet edebiliyorlardı.[32]
Ancak, tüm bedensel ve ruhsal varlığı ile cinsel anlamda avretten ibaret görülen kadın, sosyal statü söz konusu olunca, iki tip kadına, iki farklı varlığa ayrılmaktadır. Bu anlamda, avret olmanın, örtünme ve mahremiyetin nesnesi sayılmanın biricik ölçütü kadın olmak mıdır?
[1] Bkz. Nilüfer Göle, Modern Mahrem, Metis Y., İst. 1994, s. 13, 14.
[2] Abdurrahman Kasapoğlu, Kadın Modernizm Örtünme, s. 98.
[3] Necdet Kutsal, Kadının Değeri Ölçüsü Örtüsü, (Sadık Albayrak’ın) Takdim Yazısı, s. 9.
[4] Margareth Smith, Bir Kadın Sufi : Rabia, çvr. Özlem Eraydın, İnsan Y., İst. 1991, s. 175.
[5] Geniş bilgi için bkz. Margareth Smith, Bir Kadın Sufi : Rabia, s. 175.
[6] Ramuzu’l-Ehadis, V/455, Hadis no:4.
[7] Ramuzu’l-Ehadis, I/275, Hadis no: 7.
[8] Buhari, el-Camiu’s-Sahih, Nikah 79-80, İst. 1315.
[9] Bkz. The Holy Bible, Thomas Nelson Publishers, Nashville, Tennessee 1989, Genesis 2/18-25, s.2.
[10] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Muhtasarı, X/234.
[11] Bkz. Tirmizi, Rada 18 (1173).
[12] Kelabazi, et-Taarruf, s. 20 (aktaran: Margareth Smith, Bir Kadın Sufi: Rabia, s. 173).
[13] Kutu’l-Kulüb, s. II/238 (aktaran: Margareth Smith, Bir Kadın Sufi: Rabia, s. 172).
[14] Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig, Hazırlayan: Reşit Rahmeti Arat, TTKY., Ank. 1994 (aktaran: Şahin Filiz, Kutadgu Bilig Etiğinde İnsan Eleştirel Bir Yaklaşım, S.Ü. Fen-Edebiyat Fakültesi Dergisi, Yıl:2, Sayı:14, Konya 2002, s. 251-270).
[15] Buhari, Hayz, 6; Zekat, 44; Muslim, İman, 132; Ebu Davud, Sünnet, 15; Tirmizi, İman, 6; İbn Mace, Fiten 19; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II/67, 373.
[16] Bekir Topaloğlu, İslam’da Kadın, Nesil Y., İst. 1995, s. 187.
[17] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Muhtasarı, Akçağ Y., Ank. 1990, X/97
[18] Bkz. Muslim, Fedail 76, (2326), Ebu Davud, Edeb 13 (4818, 4819).
[19] Parantez içi ek, zaten uydurma olan orijinal metne sonradan yerleştirilmiştir.
[20] İmam Malik, Muvatta, çvr. M. Büyükçınar ve Diğerleri, Beyan Y., İst. 1994, Giyim-Kuşam Kitabı, IV/268, Bab: 4, Hadis no: 6.
[21] Bkz. Vehbe ez-Zuhayli, el-Fıkhu’l-İslami ve Edilletuhu, Dımeşk 1989, I/595; Muhammed Ali es-Sabuni, Ravaiu’l-Beyan bitefsiri Ayati’l-Ahkam mine’l-Kur’an, Ty., II/166-167.
[22] Vehbe ez-Zuhayli, el-Fıkhu’l-İslami ve Edilletuhu, I/764 (Bu hadis, Buhari dışında diğer hadis kitaplarında da geçmektedir).
[23] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Salat, III///, Bab: 109, Hadis no: 109, 703.
[24] Abdullah b. Ömer, Hz. Peygamber’in, kadınların geceleyin mescide gitmelerine engel olmayınız, onlara izin veriniz şeklindeki rivayetine oğlu Mücahid karşı çıkınca, “ Ben, Hz. Peygamber onalar izin veriniz buyurdu diyorum, sen onlara izin vermeyiz deyip duruyorsun”, diyerek onu azarlamıştır. Bu rivayet için bkz. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Salat, II/401, Bab:52, Hadis no: 568; 567.
[25] Bkz. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Salat, III/86, Bab: 111, Hadis no: 711; Aişe’nin kara köpek nitelemesine isyanı hakkındaki rivayet için bkz. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Salat, III/88, Bab: 111, Hadis no: 712.
[26] Kadının dışarı çıkmasın izin veren rivayet için bkz. Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Mütercim: Mehmet Sofuoğlu, Ötüken Y., İst. 1987, Kitabu’t-Tefsir, X/ 4678, Bab: 245, Hadis no: 316.
[27] Kadınların gece-gündüz mescitlere gelmelerine salık veren, cemaate katılmalarını teşvik eden öteki rivayetler için bkz. Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ebvabu Sıfati’s-Salat, II/844, Bab: 81, Hadis no: 118; Kitabu’s-Salat, I/468, Bab: 13, Hadis no: 24, Kitabu’l-Iydeyn, II/937, Bab: 20, Hadis no: 28; Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Salat, IV/272, Bab:239-241, Hadis no: 1143; A.g.e., IV/270, Bab: 239-241, Hadis no: 1141.
[28] Hz. Peygamber’in açık iznini doğrudan yok sayamayan bazı raviler, mescit ve camilere süslenerek, koku sürünerek giden kadınlara öfke duymuşlar, bu öfkelerini de Peygamber’in eşi Aişe’ye söyletmişlerdir. Bkz. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Salat, II/402, Bab: 53, Hadis no: 569.
[29] Atatürk’ün kadının örtünmesi ve örtünme şekli hakkındaki görüşlerini içeren tam metin için bkz. Sadi Borak, Atatürk’ün Resmi yayınlara Girmemiş Söylev, Demeç, Yazışma ve Söyleyişleri, Halkevleri Atatürk Enstitüsü Araştırma Yayınları, Ankara 1980, s. 162 vd.
[30] Abdurrahman Kasapoğlu, Kadın Modernizm Örtünme, Esra Y., Konya 1994, s. 9-12, 30.
[31] Kur’an, 7 A’raf 20-22.
[32] Margereth Smith, Bir Kadın Sufi: Rabia, s. 154, 166-167.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum Gönder